ABD’nin Yeni Gizli Doktrini: Dünyanın Kurallarını Değiştirecek 5 Şaşırtıcı Gerçek
Bildiğiniz Amerika’yı unutun. Küresel liderlik, demokrasi havariliği ve liberal düzen bekçiliği gibi kavramlarla dolu o eski sözlük artık rafa kalktı. Washington’da, misyonerlik şevkinin yerini uzun bir kuşatmaya hazırlanan bir kalenin hesaplı soğukkanlılığına bırakan yeni bir doktrin ilan edildi. Kasım 2025 tarihli yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesi, analiz çevrelerinde şimdiden “Trump Doktrini” olarak anılıyor ve basit bir politika güncellemesinin çok ötesinde, Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu resmen ilan eden köklü bir kopuşu temsil ediyor. Bu belge, ABD’nin küresel ideolog rolünden resmen feragat edip, uzun vadeli bir ekonomik savaş yürütmek üzere kendi kıtasal üssünü tahkim eden acımasız bir jeopolitik pragmatiste dönüşümünün manifestosudur. Peki bu dönüşümün şifreleri neler?
1. Dünya Haritası Yeniden Çiziliyor: Öncelik Artık Avrupa Değil, “Kendi Arka Bahçesi”
Belgedeki belki de en radikal ve şaşırtıcı değişiklik, ABD’nin stratejik pusulasının yönünü 180 derece değiştirmesi. Washington’ın öncelik haritası yeniden çizildi ve zirvedeki yer artık ne Asya ne de Avrupa. Yeni strateji, ABD’nin birincil ve mutlak stratejik önceliğinin Batı Yarımküre (Kuzey ve Güney Amerika) olduğunu ilan ediyor. Bu, 1823 tarihli ünlü Monroe Doktrini’nin, “Trump Eki” (Trump Corollary) adı altında modern bir yorumla yeniden canlandırılması anlamına geliyor. Bu coğrafi odak değişiminin asıl sarsıcı yanı ise altında yatan mantık. Bu, ABD’nin küresel emellerinden vazgeçip Çin ile yürüteceği uzun soluklu ekonomik ve stratejik savaş için kendi kıtasal kalesini tahkim etmesidir. Anavatanı güvence altına almadan küresel bir mücadele verilemeyeceğinin pragmatik bir kabulüdür. Bu durum, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerin artık Washington’ın birinci önceliği olmadıkları gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacakları anlamına geliyor. Belgenin kendisi bu stratejik değişikliği hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde şöyle ifade ediyor:
Yarımküre dışı rakiplerin, kuvvetlerini veya diğer tehdit edici yeteneklerini konuşlandırma veya stratejik olarak hayati öneme sahip varlıkları ele geçirme veya kontrol etme yeteneğini engelleyeceğiz. Monroe Doktrinine bu “Trump Eki”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve önceliklerinin yeniden tesis edilmesidir.
2. İttifaklar Artık Koşullu: Yeni Küresel Standart %5 Savunma Harcaması
Soğuk Savaş’tan bu yana ABD’nin müttefiklik sistemi, ortak değerler ve ideolojik bağlılık üzerine kuruluydu. Bu dönem artık resmen sona erdi. Yeni doktrin, ittifakları romantik bağlardan arındırıp soğuk ve net bir muhasebe ilişkisine dönüştürüyor. Belge, ABD’nin artık “tüm dünya düzenini Atlas gibi omuzlarında taşıyan” bir güç olmayacağını ilan ediyor; ideolojik ittifaklar dönemi bitmiş, yerini “Yük Paylaşımı” (Burden-Sharing) ilkesine dayalı işlemsel ortaklıklara bırakmıştır. Bunun en somut örneği ise NATO müttefiklerine yönelik “Lahey Taahhüdü” (Hague Commitment) olarak adlandırılan yeni standart: Müttefiklerin savunma harcamalarını Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’larının (GSYİH) %5’i gibi rekor bir seviyeye çıkarması talep ediliyor. Bu talebin ardında yatan mantık ise son derece net: Avrupa’yı, Rusya’yı tek başına dengeleme sorumluluğunu üstlenmeye zorlayarak, ABD’nin askeri ve ekonomik kaynaklarını Asya-Pasifik’teki asıl mücadele alanına, yani Çin’e kaydırmasını sağlamak. Belgenin Avrupa’yı “uygarlığın yok oluşu” riskiyle karşı karşıya olan ve ABD tarafından “yeniden terbiye edilecek yarı-özerk bir çevre bölgesi” olarak tanımlaması, bu yeni hiyerarşide Avrupa’nın artık bir “yedek kuvvet” olarak görüldüğünü gösteren sert ve aşağılayıcı bir dildir. İttifaklara yönelik bu yeni ve pazarlıksız tutum şu sözlerle özetleniyor:
Amerika Birleşik Devletleri’nin tüm dünya düzenini Atlas gibi desteklediği günler sona erdi… Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden ve NATO müttefiklerimizin de onayladığı ve artık uyması gereken Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi.
3. Öncelik Ekonomi ve Enerji: “İklim Değişikliği” İdeolojisi Reddedildi
Yeni strateji, ulusal güvenliğin kılıç ve kalkanla değil, fabrikalar ve enerji santralleriyle başladığını ilan ediyor. Belgede ilk kez ekonomik güvenlik, ulusal güvenliğin temeli olarak tanımlanıyor. Hedefler son derece somut: Üretimi ABD’ye geri getirmek (yeniden sanayileşme), kritik tedarik zincirlerini Çin gibi rakiplerin kontrolünden kurtarmak ve en önemlisi, fosil yakıtlar (petrol, gaz, kömür) ve nükleer enerji alanında ABD’nin mutlak hakimiyetini yeniden tesis etmek. Bu doktrinin belki de en büyük küresel kırılmayı yaratan yönü, “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” hedeflerini bilimsel bir gerçeklik olarak değil, Avrupa’yı zayıflatan, ABD’yi tehdit eden ve rakiplerini sübvanse eden “felaket niteliğinde bir ideoloji” olarak tanımlayıp reddetmesidir. Bu hamle, sadece bir enerji politikası tercihi değil, aynı zamanda Avrupa’yı zayıflatırken Çin gibi rakipleri dolaylı yoldan sübvanse ettiği düşünülen bir düzeni yıkma ve müttefikleri yeni stratejik hizalanmaya zorlama aracıdır. Belgenin bu konudaki tavizsiz duruşu şu net ifadeyle ortaya konuluyor:
Avrupa’ya büyük zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve düşmanlarımızı destekleyen felaket niteliğindeki “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” ideolojilerini reddediyoruz.
4. Çin ile Sessiz Savaş: Savaşmadan Kazanma Stratejisi
Belge, ana rakibin Çin olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Ancak Pekin’e karşı izlenecek strateji, bir yıpratma ve çevreleme savaşının 21. yüzyıl versiyonu. Stratejinin özü, Çin ile doğrudan bir savaşı önlemek üzerine kurulu. Amaç, savaşı caydırmak için hem ekonomik hem de askeri caydırıcılığı bir arada kullanan “savaşsız” bir rekabet yürütmek. Ekonomik alanda, Çin’in haksız ticaret uygulamalarına karşı müttefiklerle birleşik koalisyonlar kurmak hedefleniyor. Askeri alanda ise odak noktası Tayvan çevresinde ve Birinci Ada Zinciri (Japonya, Güney Kore, Filipinler) olarak bilinen hat boyunca askeri üstünlüğü koruyarak Pekin’in oldubittilerine izin vermemek. Bu stratejinin tüm unsurları birbiriyle bağlantılıdır: Kendi “arka bahçesi” olan Batı Yarımküre’yi güvence altına almak ve Avrupa’yı Rusya karşısında kendi kaderine bırakmak, ABD’ye tam da bu uzun soluklu “savaşsız” rekabet için gereken stratejik kaynakları serbest bırakma imkanı tanıyor. Belgenin kendi kelimeleri bu entegre yaklaşımı özetliyor:
Bu [ekonomik strateji], Hint-Pasifik’te savaşı önlemek için sağlam ve süregiden bir caydırıcılık odağı ile birlikte yürütülmelidir. Bu birleşik yaklaşım, güçlü bir Amerikan caydırıcılığı daha disiplinli ekonomik eylemlere alan açarken, daha disiplinli ekonomik eylemlerin de uzun vadede caydırıcılığı sürdürmek için daha fazla Amerikan kaynağına yol açtığı erdemli bir döngü haline gelebilir.
5. En Yeni Ulusal Güvenlik Tehdidi: İç Meseleler
Bir ulusal güvenlik belgesinde görmeye hiç alışık olmadığımız bir şey var: Stratejinin en temel tehditlerden bazılarını ülke sınırları içinde tanımlaması. Bu, ABD’deki “kültür savaşlarının” artık bir dış politika meselesi haline geldiğinin ilanıdır. Ancak bu doktrin için bu bir tezat değil, stratejinin temelidir. Argüman şudur: İçeriden bölünmüş, sınırları güvensiz ve kurumları liyakatten uzaklaşmış bir Amerika, Çin’e karşı küresel bir ekonomik savaşı kazanamaz. Belge, “Kitlesel göç çağının sona ermesi gerektiğini” ve sınır güvenliğinin ulusal güvenliğin temel unsuru olduğunu kesin bir dille belirtiyor. Daha da şaşırtıcı olanı, “DEI” (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) gibi kurumsal uygulamaların Amerikan kurumlarına zarar verdiği ve tasfiye edilmesi gerektiği savunuluyor. Bunun yerine, ülkenin en büyük avantajı olarak “yeterlilik ve liyakatin” (Competence and Merit) teşvik edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu, yeni doktrinin iç cepheyi sağlamlaştırmadan dışarıda bir zafer kazanılamayacağı inancını yansıtıyor. Bu içe dönük ve keskin vurgu, aşağıdaki ifadelerle belgenin ruhunu özetliyor:
Kitlesel göç çağı sona ermelidir. Sınır güvenliği, ulusal güvenliğin temel unsurudur… Yeterlilik ve liyakatin yerine ayrıcalıklı grup statüsünü koymayı amaçlayan radikal ideolojilerin başarısı, Amerika’yı tanınmaz hale getirecek ve kendini savunamayacak hale getirecektir.
Sonuç: Daha Güvenli mi, Daha Tehlikeli mi Bir Dünya?
“Trump Doktrini”, küresel sorumluluklarından sıyrılan, müttefiklerine net faturalar çıkaran ve tüm enerjisini kendi ekonomik ve askeri kalesini tahkim etmeye odaklayan bir Amerika portresi çiziyor. Bu yeni Amerika, daha pragmatik, daha az ideolojik ama aynı zamanda çok daha öngörülemez bir güç. Peki, bu yeni, cüretkar ve pragmatik Amerika, dünyayı daha istikrarlı bir yer mi yapacak, yoksa öngörülemeyen yeni krizlerin kapısını mı aralayacak? Zaman gösterecek.





















