Modern Arenanın Gladyatörleri: Survivor ve "Atları da Vururlar" Gerçeği

Türkiye ekranlarında yıllardır "büyük mücadele" etiketiyle sunulan Survivor programını izlerken, zihnimin derinliklerinden 1969 yapımı sarsıcı bir film sahnesi beliriyor: Sydney Pollack’ın başyapıtı Atları da Vururlar (They Shoot Horses, Don’t They?). İlk bakışta biri modern bir televizyon şovu, diğeri ise Büyük Buhran dönemini anlatan bir dönem filmi gibi görünebilir. Ancak bu iki yapımın kalbinde atan karanlık, aynı sömürü çarkının dişlilerini barındırıyor: İnsan onurunun hiçe sayılması ve acının bir eğlence metaına dönüştürülmesi.

Büyük Buhran’dan Kalan Miras: Umut Tacirliği

Atları da Vururlar, 1930'ların Amerika'sında, ekonomik krizin pençesindeki insanların çaresizliğini merkezine alır. Filmdeki dans maratonu, dışarıdan bakıldığında bir eğlence, bir yarışma gibi sunulur. Ancak perdenin arkasında, paraya muhtaç, aç ve geleceksiz bırakılmış insanların, küçük bir ödül vaadiyle sisteme nasıl entegre edildiğini görürüz.

Bu maratonda insan onuru, tribündeki seyircilerin alkışları arasında yavaş yavaş erir. Katılımcılar, organizatörler tarafından birer insan olmaktan çıkarılıp, izleyenlerin keyif alacağı, üzerine bahis oynayacağı ve tüketeceği birer nesneye (metaya) dönüştürülür. İzleyici için pistteki çiftlerin yorgunluktan bayılması, birbirlerini sürüklemesi veya psikolojik krizler geçirmesi üzücü bir durum değil, aksine bilet paralarının karşılığını aldıkları "heyecan verici" bir şovdur. Acı çekmek, bu sistemde izleyenler için sadistik bir haza, katılımcılar içinse mazoşist bir zorunluluğa dönüşür.

Vahşi Kapitalizmin Laboratuvarı: Survivor

Günümüze, Survivor arenasına döndüğümüzde ise bu sömürü mekanizmasının çok daha cilalı, çok daha kuralsız ve vahşi bir versiyonuyla karşılaşırız. Survivor, sadece bir yarışma değil, vahşi kapitalizmin doğasının laboratuvar ortamında simüle edilmiş halidir.

Programda yapımcıların (sermaye sahiplerinin) konumu nettir: Onlar için yarışmacılar, birer birey değil, reyting üretme kapasitesine sahip "sermaye"dir. Paraya, şöhrete veya "yırtmaya" muhtaç insanlar, modern dünyanın ışıltılı vaatleriyle adaya çekilir. Tıpkı filmdeki dans pisti gibi, ada da kuralsızlığın hüküm sürdüğü bir pazar yeridir.

Burada yarışmacıların sakatlanmaları, açlıktan bitap düşmeleri ya da hayatları boyunca taşıyacakları kalıcı sağlık sorunları yaşamaları, yapımcılar (sermaye) için sadece birer istatistiktir. Hatta bu acılar, ekran başındaki izleyiciyi tutmak, sosyal medyada etkileşim almak ve reklam gelirlerini artırmak için "dramatize edilerek" pazarlanır. Bir yarışmacının sakatlanırken attığı çığlık, yapımcı için doğrudan "reyting" (kazanç) demektir.

Oyuncular, bu ekonomik düzenin içinde "kullan-at" ürünlere indirgenmiştir. Reyting getirdikleri sürece değerlidirler; posaları çıktığında, sakatlandıklarında veya izleyicinin ilgisini kaybettiklerinde sistem dışına itilirler. Yapımcılar için onlar, kâr uğruna harcanabilecek basit ekonomik unsurlardan ibarettir.

Sonuç: Atları Hâlâ Vuruyorlar

Filmdeki o meşhur replik, "Atları acı çektiklerinde vururlar, değil mi?" aslında merhametli bir ölümü değil, işlevi biten bir aracın elden çıkarılmasını sembolize eder. Bugün Survivor ve benzeri yapımlar, atları vurmuyor belki ama onları milyonların önünde tüketene kadar koşturuyor.

Dün dans pistinde, bugün ıssız bir adada; değişen tek şey dekor. İzlediğimiz şey ise hâlâ aynı: Sermayenin, insan onurunu, muhtaçlığı ve umudu, sırf daha fazla kâr elde etmek için nasıl bir tüketim nesnesine dönüştürdüğünün trajik hikayesi.

https://youtube.com/shorts/SkCiP0lSbug?si=8VJR06ymC9NZ4LRc

Bedri

Bedri Yılmaz'ın tüm fotoğraf, yazıları ve paylaşımları

İlgili İçerikler

Hatay Deprem Sonrası Drone Görüntüsü

Ak Parti - Recep Tayyip Erdoğan